banner921

banner905

banner855

banner889

18 Aralık 2017 Pazartesi

KAHRAMANMARAŞ'TA FETÖ ABLALARINA OPERASYON

ŞİİR VE ŞAİR ÜZERİNE

12 Eylül 2017, 16:07
Bu makale 662 kez okundu
ŞİİR VE ŞAİR ÜZERİNE
Mustafa OKUMUŞ
>

 (Şiir ve şair bahsi devasa bir alandır. İçine girmek kolay, çıkmaksa oldukça zordur. Kitaplar dolusu bir yazın alanında ayrıntılara girmeden yüzeysel bir değiniyle yetinmenin zorluğunu ve sorumluluğunu biliyorum. Bu nedenle okurlardan özür dileyerek girmek istiyorum konuya.)

Şiirin evrensel boyutlu bir ifade aracı olduğunu biliyoruz. Edebiyatın hiçbir türü yokken o, ulusların yaratılış efsanelerinde vardı. Şiirin evrenselliği, insan fıtratında var olan duygu, algı ve tepki gibi ortak paydalara dayanır, elbette. İnsanoğlu hangi coğrafyada, hangi ulus, dil ve kültürden olursa olsun duyguları, estetik algıları, içsel tepkileri pek farklı değildir. Sevindiğinde mutlu olur güler; üzüldüğünde mutsuz olur ya da incinir, ağlar. Güzele, iyiye, doğruya, hakka, inceliğe hep duyarlıdırlar. Beğenilerinde mutlu olur, karşıtlarında acı çekerler. Bu evrensel duygu ve düşüncelerin dışa yansımaları da aşağı-yukarı hep aynıdır. Bu olumlu ya da olumsuz duyguların yansıtıldığı bir aynadır, şiir… Şairse, bu duyguları işleyerek sözün gücünü ifadeye yükleyip sunan bir ustadır. Bugüne değin şiir nedir? Sorusuna yanıt arandı. Bu konuda birçok tanım ve yorum üretildi. Ancak hiç birisi şiirin kesin tanımına ulaşamadı. Bu Aristo’dan beri sürüp gelen ve kesin sonucu bulunamayan bir çabadır. Çünkü şiir, evrensel olduğu kadar da özneldir. Bu nedenle öznel alanda öznel algıların ve ifadelerin de çok farklı olması doğaldır. Bu yüzden ki Orhan Okay: “ Şiiri, güzel sanatların bir dalı, edebiyatın da en karmaşık en kaypak bahsi olarak nitelendirir.” Ona göre: “Denizde avuçlarınızla yakaladığınızı zannettiğiniz zaman çoktan parmaklarınızın arasından sıyrılıp kurtulmuş bir balık gibidir, şiir. Oynak ve kaypaktır. Onun için şiir hakkında söylemenin en kestirme yolu makale yerine deneme olmalıdır. Çünkü deneme, yazarı için daha az sorumluluk gerektiren bir alandır.” Bir de ünlü şairlerin bu konudaki düşüncelerine bakalım. Yahya Kemal’e göre: “ Şiir musikidir. Fakat bildiğimizden farklı bir musikidir.” Cahit Sıtkı’ya göre: “Şiir kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır. Şiir bir çığlıktır, bir ilan-ı aşktır, sallanan bir yumruktur, bir umuttur, bir kurtuluştur.” Ahmet Haşim’e göre: “ Şiir söz ile musiki arasında fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisandır; bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.” Necip Fazıl’a göre: “ mutlak hakikati arama işidir.” Görülüyor ki şiir konusunda ünlü şairlerin görüşleri bile farklılıklar içeriyor. Bu, şiirin kendi doğasının bir sonucudur. Çünkü şiir tamamen öznel bir alandır. Öznel bir alanda nesnel sonuçlar aramak eşyanın tabiatına aykırı düşmez mi? Ben kestirtme bir tanımdan çok, kısa bir yorumla yaklaşmak istiyorum konuya. Bana göre: Şiir bir esin coşkunluğu, söze insanı ve doğayı yükleme, bunları yüceltme becerisi ve sanatıdır. Esin coşkunluğu doğaçlama bir olgudur. Her insanda ilham coşkunluğunu aynı ölçüde bulamayız. İlham coşkunluğu içsel bir duygu yoğunluğunun dışa vurumu, söze dökümüdür. Şair bu coşkunluğu doğasından (yaratılışından) alır. Doğada ve insanda gördüğümüz üstün vasıflar ve beklentilerimiz bizi heyecanlandırır. Aynı obje herkesi aynı ölçüde etkilemez. Burada sıradan bir insanla şair arasındaki ilham coşkunluğu farkı çıkar, ortaya. Esinlenmenin kaynağı doğa ve insandaki Allah’ın sanatıdır. Şair doğa ve insandaki sanattan ilham alır ama bunları taklit etmez. Onlara mizacına uygun yepyeni anlamlar yükleyerek yüceltir ve böylece varlığın gerçek değerini ortaya koymaya çalışır. Ayrıca şiir, şairin üstün bir güzelliği özlemesinden doğar. Bu bir duygu coşkunluğu, bir ruh taşkınlığı şeklinde ortaya çıkabilir. O, şairin güzellik algısından doğan bir ifadededir; dolayısıyla şiir amacını sonra bulur. “Yanımdayken ilham perim/ Esinlerle coşar yüreğim/ Atlarım şiir dizelerime/ Uçarı şiir ülkelerine.” Derken şair, poetik metin değeri taşıyan bu dizelerde ilham perisi ya da esin meleğinin önemine vurgu yapıyor, olmalı sanırım. Biraz da şairi tanımaya çalışalım. Söze günümüzün ünlü şairlerinden Bahaettin Karakoç’un bir tespitiyle girmek istiyorum: “Şair her duyduğunu tekrarlayan bir papağan, şiir arıtılmamış, damıtılmamış kelimeler formu değildir. Her şair soylu bir gezgin, her şiir yeni bir icattır.” Bu güzel tanımın yorumunu okura bırakarak, şair hakkındaki düşüncelerimi okurlarla paylaşıma açmak istiyorum. Bana göre şair, özgünlüğü ve öznelliği olan bir dilin sözcüklerine özel ışık, doku, renk, öz ve armoni katabilen; fikir, duygu ve hayallerini yepyeni bir söyleyişle sunabilen söz ustasıdır. O kokuyu, o rengi, o özü, o armoniyi herkes şair kadar hissedemez, söze dökemez. Söze dökmek başka bir ustalık ister. Herkesin içinde bir şiir dünyası ve gereksinimi vardır; ancak bunu dillendirme işi şairindir. Allah her insana şiirsel bir açlık, estetik bir incelik vermiştir ama bunları işlemek şairin görevidir. Estetiği hissetmek başka bir şey, onu söze dökmek başka bir şeydir ki bu ustalık ister. Bahaettin Karakoç’un dediği gibi orada “şair bir gezgin ve mucit” olmak zorundadır. Şair başarı yetkinliğine ille de kendi damgasını vuran, özgünlüğünü kendine özgü söyleyişinde yansıtan söz erbabıdır, bence. Biçim ve içerikte katı kuralcı olan şair, yeni bir biçim, söyleyiş, yeni bir öz getiremez, şiire. Şair dediğin, biçim ve içerikte katı kuralcı olmamalı, aksine ilham perisinin özgür sesine uymalı; şiir sanatına yepyeni bir ses getirmeli demeye çalışıyorum. Manzum bir poetik metin örneği sayılabilecek aşağıdaki dizelerde şairin misyonuna vurgu yapılıyor. Aslında her şairin bir misyonu olduğu düşünülebilir. İkinci yeni şair Sezai Karakoç: “ Mutlak hakikatin Hayber kapısı gibi muhkem geçidine yüklenip o mermer kapıyı omuzlayan adamdır.” Der şair için. Elbette her sanatın ustalarının mensup olduğu topluma, hatta geniş bir yelpazede tüm insanlığa hizmet ettiklerini düşünebiliriz. O nedenle şairin de bir misyonunun olması doğal ve gereklidir. Yunus’ta, Mevlana’da, Karacaoğlan’da ve Hacı Bektaş Veli’de söz konusu misyonu görebiliriz. “Şair dediğin biner şiir atına/ Dizgine mahmuza hâkim/ Bir koşu başlar ki doludizgin/ Dizeler dokur atın yelesinden/ Su içirir küheylanına/ Bengisu çeşmesinden. ” Burada şairin sözcüklere ya da sözcükler grubuna yüklediği imgelerin yorumunu okura bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Şiir ve şair konusunu ne kadar bilirsek bilelim; bu şiir yazabileceğimiz anlamına gelmez. Doğuştan getirdiğimiz bir yetenek yoksa, eğitimle insan şair olamaz. Bir çok edebiyat öğretmenine neler ürettiği soruduğunda alınan yanıt: “Ben edebiyatçı değilim, edebiyat öğretmeniyim” şeklinde olur. Ziya Paşa: “ Şair, şair doğar anadan/ Bazı kula hak eder inayet.” Dizeleriyle doğuştan gelen yeteneğe dikkat çeker. Bundan sonrası söz konusu “ ilimle süsleyip beslemektir,”der. Bana göre de bir sanatçıda öncelikle doğasından getirdiği şiir yeteneği olmalıdır. İlgi alanı, çevre faktörü, eğitim, bilgilenme, rastlantılar ve fırsatlardan yararlanılması da artısı… Bu alt yapının çok iyi değerlendirilmesi ve biraz da çaba ister, elbette. Ülke ve dünya şiirinin gelişim seyrini iyi değerlendirmekte bir o kadar önemlidir, bence. Ayrıca sevginin gücü de yadsınamaz. Sevgi, yeteneğimizi açığa çıkaran, biçimleyen güzel bir değerdir. Sevgisiz hiçbir konuda başarı sağlanamaz. Çabasız hiçbir şey olmaz. Diyelim ki elinizde güzel bir elmas var ama siz onu işlemesini bilmiyorsanız ve emek vermiyorsanız, hiçbir zaman o elmas pırlantaya dönüşmez. Kuşkusuz şair okuyucunun ilgisine, gereksinimine duyarlı olmalıdır. Okurdan kopuk bir şiirin, okunması zora girer. Aşırı saklamacılığa dönük, salt sanat kaygısıyla yazmak, toplumu dışlamak doğru değildir, bence. Aşırı saklamacı bir yaklaşımla manayı imge sarmalında boğarsak okurun karşısına ya bir felsefe düşlemesiyle ya da bilmece giziyle çıkarız. Bir genelleme yapmak istemiyorum ama kimi yenici şairlerimizde bu eğilimi görüyoruz. Kimi zaman bu eğilimi yansıtan şiirlere bakıyorum da şiir demekte zorlanıyorum, doğrusu. Ama bu göreceli yargı kimseyi bağlamaz. Bu, bu tür şiirlere saygım yoktur anlamına gelmez. Ben güzel sanatların tüm dallarında özgünlükten ve özgürlükten yanayım. Katı kuralcılığın gelişimin önünde engel olduğunu düşünürüm. Bu nedenle şiirin gelişim sürecindeki her türlü akıma saygı duyarım. Ancak bu, kabullenmek anlamına gelmez. “Günümüz şiiri nereye gidiyor?” Sorusuna güncelliği nedeniyle sık-sık muhatap oluruz. Ben hiçbir şeyin kötüye gittiğini düşünmüyorum. Her şey iyiye gidiyor da biz onu, yeterince algılayıp yararlanamıyoruz ya da yararlanacak kıvama getiremiyoruz. Günümüz şiiri bir arayış içinde; bundan kuşkumuz yok. Kendi öz tabanına oturma sancısı içinde… Son günlerde saman alevi gibi parlayıp sönen akımlara tanık oluyoruz. Bu çalkantı, bu arayış nasıl sonuçlanır? Şiirde ne gibi depremler olur? Bekleyip göreceğiz. Bu arayışlar sosyal, kültürel, ekonomik boyutlu değerler değişiminin şiire ve de tüm güzel sanatlar dallarına yansımasıdır, bence… Adı üstünde şiir diyoruz. Şiirin şiirselliğinin tadı bir başkadır. Burada şiirde dilin önemi ortaya çıkar. Şair aynı zamanda iyi bir dil ustasıdır. Şiirin örgüsünde sözcüklerin yerleşimi ustalık isteyen bir iştir. Bu nedenle şairin dilinde sözcükler, ışıltı, renk, albeni, uyum ve ahenk kazanmalıdır. Bu yönüyle şair sözcüklerin özünden şiir peteğine bal dolduran arıdır. O, bir arı gibi doğadan ve Allah’ın sanatından güzellikleri alıp sanat kovanına taşıyarak, sanat peteğine işler. O petekte bala dönüşerek okurun sofrasına gelir. Okur ondan hem tat hem de manevi şifa alır. Sonuç: Kuşkusuz her sanat, o sanatın kendi öz gerçeğinden doğar, o gerçeğin üzerine kurulur. Söz gelimi insanları memnun edeceğim diye şiir yazılmaz. Ama netice olarak üretilen ürün de alıcı bulmalı değil mi? Yani toplumu dışarıda tutmamalı; onun değerlerine, ilgi alanlarına, estetiğine de cevap vermelidir, demeye çalışıyorum. Tek yanlı yakınmaların sorunun çözümüne bir katkı sağlamayacağını düşünüyorum. Diğer yanda toplumun sanata ve sanatçıya bakışı da pek sıcak değildir. Günümüz ekonomik koşullarının bireyler ve aileler üzerinde oluşturduğu, göz ardı edilmemesi gereken bir baskı da var. Bunun bir de eğitim sisteminden kaynaklanan yönü var. İnsanımıza küçük yaştan itibaren ne örgün eğitim içinde ne de ailede okuma alışkanlığı kazandıramıyoruz. Sıkıntının ağırlık yanı bu… Okumayan bir toplumuz. Göçebe hayatından yerleşik (medeni) hayata entegre olmamız daha zaman alacak gibi. Tüm bunları dikkate alacak olursak, toplum olarak bir geçiş süreci yaşadığımızı düşünebiliriz. Bu, yanız edebiyatta değil, tüm sanatlar için de geçerlidir. Bu süreci ne kadar sancısız geçirirsek, ne kadar erken toplumsallaşırsak o kadar erken sorunlarımızı çözer, daha uygar bir toplum olma yolunda olumlu mesafeler kat ederiz, düşüncesindeyim. Çünkü kültür uzun zamana bağlı bir olgudur. Akşamdan sabaha sonuç alma şansımız yoktur. Bu konuda zaman kavramını en iyi şekilde değerlendirmek, onu üretime dönüştürmek zorunda olduğumuzu unutmamamız gerekir, elbette…

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.


    Dondurma Festivali Beklentilerinizi Karşıladı mı?



    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    ARŞİV
    orta -->